Hayata Tutunma Biçimi
Hayata Tutunma Biçimi Oyun muazzamdı. Son zamanlarda bu kadar eleştirisel ve duygusal bir temsil izlememiştim.
Kalabalığın arasından sıyrılıp kendimi kafeteryaya attım. Sade kahvemi içip oyun hakkında iki-üç not tutmaya başlayacağım ânda, karşımda bir kadın belirdi. Dizlerinin üzerine kadar uzanan harikulâde siyah bir elbise, elinde kıyafetini tamamlayacak şirin mi şirin ufacık kutu gibi bir çanta…
“Uzan zaman sonra sizi burada görmek ne büyük talih”
Ben, büyüleyici kıyafeti ve zarif vücudu süzerken, kadının gözlerine bakmayı unutmuştum. Gözlerim onun gözlerine değdiği ân, yıllar öncesinin büyüleyici zamanı zihnimde canlandı.
“Siz!.. Nasılsınız? Gerçekten şaşkınım, mazur görün beni” diyerek heyecanımı gizleyemedim.
“Zaman sizi çok fazla değiştirmemiş, aynı bakışlar, harikulâde etkileyiciliğini koruyor.”
Yaklaşık on yıl öncesiydi. Arjantin’in büyüleyici şehri Buenos Aires’te yollarımız kesişmişti. O zamanlar, kendimi dünyanın bir ucuna taşıma hissi, beni tutkunun merkezinle tanıştırmıştı. İçimde bir türlü anlamına kavuşamayan duygularımın zincirini, özgürce azat etmek için seçtiğim yerdi.
Buenos Aires’e ilk geldiğimde tanıştığım Amerikalı tango dansçısı Jacque’yle günlerimi anlamlandırıyordum. Kendisi bana tüm yeteneklerini gösterme çabasındaydı. İçinde bulunduğum müşkül durumun çok geçmeden fark ederek bana destek olmaya çalıştı. Kendisi aynı zamanda barın aşçısıydı. İlk duyduğumda çok şaşırsam da yemeklerini yedikçe şaşkınlığım tutkunluğa dönüştü. Avrupa ve Uzak Doğu mutfağındaki hâkimiyeti ve üstün hünerleri beni saatlerce sofranın başında esir kılıyordu.
Onla ilk göz göze geldiğimizde, hakkında ön yargılı düşündüğümü sonraları idrak edebildim; tanımadan çok önce değerlendirmemi yapmıştım.
Yemeklerle ülke özlemimi gidersem de içimde cimrileştirdiğim özlemim ayyuka çıkmıştı. Bunu zamanla çevremdeki herkes anladı. Tâ ki Gizem, Buenos Aires’e gelene dek.
Gizemle ilk tango barda karşılaşmıştık. İlkten memleketlerimizin aynı olduğunu tahmin etmeden, uzaktan gözlerimizle birbirimizi süzmüştük. O ânda ruhum hiç olmadığı kadar huzura ve mutluluğa kavuşmuştu. Bakışları, okyanusun üzerinde süzülen rüzgâr misali, beni başka diyarlara taşımıştı.
Yanıma geldi. Konuşmadan gözlerime baktı. Sessizce ellerini tenime dokundurdu. Efsunlanmış bir eşyaya benzer hâlim, onun gözünde beni daha etkileyici kılmıştı; bundan çok emindim. Zaman ilerledikçe, tangonun cazibesi ikimizi de hâkimiyeti altına almıştı. Müziğin eşsiz soluğuna bırakıp bedenlerimizi, sadece gecenin gizemini tasavvur ediyorduk.
Gece yarısını geçmiş bir saatte, el ele Buenos Aires’in caddelerinde gezerken, hayat hikâyelerimizin çakıştığını gördük. Umutsuzluk içinde kaybolduğumuz terk-i İstanbul’da sığınacak bir yer bulamayıp, sürüklendiğimiz akıntıyla, bedenlerimizi kilometrelerce ötede terk edilmiş bulmuştuk; yeni bir hayat, yeni bir başlangıç için.
Uzun geçen gecesinin sonunda sadece duygularımızın kesişim noktalarını irdeleyip, ruhlarımıza teselliler sunmuştuk. Beni burada kanatlarının altına alan tangonun kraliçesi gibi, mutfaktaki hünerini göstererek, çeşitli tatlılar ikram etti. Aslında özlemimde, ne kazandibi, ne muhallebi, ne de sütlaç vardı. Özlemim, bunları yiyeceksem de huzurlu olduğum bir mekânda tadını çıkarmaktı.
Günler, dakikalara umursamaz şekilde ilerken, Gizem’in büyüleyiciliği, bedenimi ele geçirmişti. Sanki, yeni bir yaşamın başındaydım; tâ ki aynı barda onun başkasıyla bakışmasını görene dek…
Jacque, “ kadınları anlamak zordur. Ben bile kendimi anlamış değilim” derken aslında doğru söylemişti. Bir başkasıyla bakışması ve sonra “yeni hayat”ını şekillendirirken bir başkasıyla sevişmesi… Bunları tasavvur ettikçe içinden çıkamadığım bir ruh hâline sürükleniyordum.
Gizem, günlerce yanıma gelse de o günkü yakınlığı hiç gösteremedim. Onu hiç görmemiş gibi davrandım.
Kırdım.
Beklide hak etmediği sözleri dillendirdim.
“Bir başlangıçtı karşılaşmamız. Umuttu. Gördüğüm üzre yok olmuş….”
Son sözüydü bana; yediğim muhallebinin tatlılığı damaklarımdan daha silinmemişken, derin bir acıyı tüm benliğime gömmüştü.
“Uzan zaman oldu dimi? Buenos Aires… Umudumuzdu…”
Aslında bu cümleyi söylerken içimde derin bir pişmanlık belirdi. Çünkü, geçmişte yapmış olduğum tasavvurum, çıkmazıma sürüklemişti beni.
“Aradan çok uzun zaman geçti. Ama siz hâlâ kahve ve muhallebiden vazgeçmemişsiniz”
Geçen on yıl içinde çok aşamalar kaydetmiş hayatında. Aradığı aşkı bulmuş, uluslararası bir firmada üst düzey yönetici olmuş ve Buenos Aires, değişilmezi olmuş; balayını bile orada geçirmiş.
Mutlu ve huzurlu gözüküyordu. Yıllar bedenini, ruhunu daha olgun ve güzel kılmıştı. Ben ise yıpranmışlığın eşiğinde, hayal dünyasında yaşayan bir adam siluetinden başka bir şey olamamıştım.
“Gitmek zorundayım. Çok güzel bir oyundu. Ayrıca sizi görmek güzeldi. İyi ki yeniden karşılaştık…”
İnsan aradığını bulunca geçmişte yaşanan mutsuzluklar görmemişlikten geliniyor; hiç yaşanamamış gibi zihinlerden siliniyor. Anıları, ânların içine sıkıştırarak, zaman dilimimizde kallavi bir yer tutmasını engelliyoruz.
Sessizce uzaklaştı. On yıl önce ona her şeyden daha yakındım; tenlerimiz birbirlerine değecek kadar yakındı. Ama şimdi, ellerimiz bile birbirlerine zor kavuşmuştu.
Kafeteryadan çıkarken, mutsuzluğum kol gezmeye başlamıştı ruhumda. İmgeleştirdiğim yaşam, her seferinde bana karşı darbe yapıyordu; yıkıp üzerimden acımasızca geçiyordu.
Gece hiç bitmesin istiyordum. Yeni bir gecenin getireceği sürprizleri kaldıracak hâlim kalmamıştı.
Sahneden çıkar çıkmaz kendimi karanlık caddeye vurdum. Ağır aksak adımlarla, kalabalığın içinden süzülürken, beş yıldızlı otelin cadde kenarında duran restoranında oturan kadınla adam gözüme takıldı. Kadın, harikulâde giyinmiş ve tüm cazibesiyle çevresini aydınlatırken, ona eşlik eden adam da dikkat çekiciydi. Sofra muazzam donatılmıştı: Salatalar, meyveler, ateşin altında eriyen beyaz çikolata, kırmızı şarap ve meze çeşitleri…
Duruşları, samimiyetlerinin bir ifadesiydi. Birbirlerinin yüzlerini uzun zamandır görmemişçesine süzüyorlardı. Mükellef bir sofrada, şaraplar eşliğinde bu iki çift neyin peşindeydi?
Kadın otuzlu yaşlarında, erkek ise kırklarındaydı. Ama yıllar erkekte derin izler bırakmışa benziyordu.
Benimle birlikte bu yemeği izleyen biri daha vardı: Bir sokak satıcısı.
Restoranın caddeye bakan açık kısmında, onlara birkaç metre uzakta duran tezgâhında pür dikkat konuşulanları dinler bir vaziyetteydi. Aslında satıcının aklından geçmiyor değildi: “İşte hayat” serzenişi…
Gecenin sonunu merak etmiyor değildim. Biraz sonra yemek masalarından kalkıp otelin bar bölümüne geçecekler, gecenin son içkilerini yudumlayıp odalarına sessiz adımlarla çıkacaklar. Sonra birbirlerinin tenlerine daha da yakınlaşacaklar; sessizliği umursamadan karanlığın içinde, ipeksi tenlerini buluşturacaklar…
Satıcının da benimle aynı fikirde olduğuna emindim. Ateşte eriyen çikolatalar içinde yenen yemeğin sonunun, şehvete dönüşeceğini mutlak olarak tahmin etmişti. Bu büyüyü bozmak için tezgâhını, mükellef sofraya atmayı bile düşünmüştü. Hayatın adaletini kendi içinde sorgulamıştı.
Hayatta yaptığım en büyük hata: Mütemadiyen kurguladığım başkalarının yaşamıydı. Karşımdaki insanların yaşayışlarını, kendi tasavvurumla değerlendirmiş ve değerlerini bu olguya göre atamıştım.
Ama oteldeki o çiftin kardeş olacağını hiç kurmamıştım zihnimde. Kadın yıllardır görmediği ağabeyi için bir jest yapmış, beş yıldızlı otelin restoranında yemek yedirmişti. Adamın yıllarca sıcak savaşın içinde olması, yüzünün ifadesizliğini doğurmuş, bakışlarını ise anlamsızlaştırmıştı. Kısa süreli geldiği tatilinde, bir-iki gününü gerçek yaşamdan soyutlayarak geçirmesi, ona iyi gelecekti. Kardeşinin, dişinden tırnağından arttırdığı parasıyla keyifli bir akşam geçirecek, gece ise tüm İstanbul’u kucaklayacak odasında muazzam bir uyu çekecekti. Hattâ, otele gelmeden önce satıcının tezgâhında gördüğü kolyeyi kardeşine alacakken, cebinde parası olmadığını fark edip, ertesi gün bir yerlerden para temin edip, o kolyeyi kız kardeşi için alacaktı.
İşte Gizem’de o gece, müşkül zihninin vücuduna bahşettiği tuhaflıkla barda oturan adama dakikalarca bakmıştı. Hattâ, adam yerinden kalkmasına rağmen, boş sandalyeye bakmaya devam etmişti.
Jacque bana şöyle demişti: “ Kuşku ve kurgularını alt edersen, yaşama daha mutlu tutunursun. Eğer bunu yapamazsan, kendi kuşkularının içinde boğulursun.”
Haklıydı. Hayata tutunma biçimim, kuşkularım ve kurgularımdı. Hep benim istediğim şekilde cereyan eden olaylarla ve benim yarattığım karakterlerle…
Gizem’in dediği gibi, umudum yok olmuştu. Kendi düşümde kaybolmuştum; hem de yıllarca…
Tarih:2008-08-16 Hit: 86 |