Taş ve Aşk Köprüsü (2)
Taş ve Aşk Köprüsü (2) Gece rahat uyumuştu, kendi evindeki o pahalı yataklardan daha rahat. Şöminenin ateşi yeni sönmüşe benziyordu, demek ki birileri gece sürekli ateşi körüklemişti. Sabah kalktığında bağrışmalar duydu, korktu ama korktuğunu belli etmemeliydi ve etmedi. Çünkü asiller korkmamalı, korkutmalıydı. Kapıyı öfkeyle çalıp içeriye giren arabacı, hemen konuşmaya başlamıştı: “Hanım efendi, atlar, atları çalmışlar.” İşte bu başına gelebilecek en kötü ve en zor şeydi. Bu gibi taşra kentlerde hırsızlık çok olurdu ve at çok zor bulunurdu. Eğer varsa da ya yaşlı, ya da taydı, yani bir arabayı çekemezdi. Sitem, umutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik... Arabacının bir önerisi vardı; ki bundan başka yapabilecekleri hiçbir şeyde yoktu: “Yaşlı bir adama biraz para vererek, bir katır kiralamak”. Nuvola yine sitemkar bir sesle: “Ama bir katır arabayı nasıl çeker?” “Hanımefendi; katırla evinize gidip at getirebilirim, bir katırın böyle bir arabayı çekemeyeceğini de iyi bilirim” Arabacının sesi de sitemkardı. Nuvola bu yabancı kentte, tek başına ne yapabilirdi? Onun gibi bir hanım efendiyi orada yalnız bırakmak için, arabacının deli olması lazımdı. Bu otel dedikleri yerde, bir gece daha kalamazdı... Nuvola’nın iç çekişmelerini, Bassini bozdu ve: “Merak etmeyin pek değerli bayan, bizim kentte yabancılara ayrı bir değer verilir ve kentliden daha yüksek tutulur. Ben sizi korurum ki korumam gereken bir durum olacağını da sanmıyorum.” Nuvola arabacıya dönerek: “Bu yolculuk kaç gün sürecek?” “Hava bozmazsa ve yolum kesilmezse 4-5 gün. Bir de dönüş, yaklaşık: bir hafta veya on gün.” “Ama bu çok uzun bir süre.” “Korkmanıza gerek yok bayan, hem sizi koruyacak birileri de var. Siz merak etmeyin, ben eline üç beş altın sıkıştırırım, rahatınızı sağlar.” Yapacak bir şeyin olmadığını ve kabullenmesi gerektiğini anlayan Nuvola “yolunuz açık olsun, bayım. Çabuk gelmeye bakın” diyerek odasına çıktı.
***** İki gün odadan çıkmadı, gördüğü tek yüz, kirli olmasa yakışıklı denebilecek, eğlenceli Bassi’ninin yüzüydü. Yiyecekleri her gün tam saatinde geliyor, şömine sürekli yanık tutuluyor, hatta ellini yüzünü silmesi için, akşamları sıcak havlu bile getiriliyordu. Bassini’nin neden onunla bu kadar ilgilendiğini biliyordu: acaba birkaç altın fazla koparmak olabilir mi?. Üçüncü gece, Nuvola yatağına gömülmüş, o dönemin meşhur realistlerinden bir yazarın eserini okurken, aşağıdan bir inleme sesi duydu. Önce Bassini’nin uyuz köpeğidir diye düşündü, sonra dayanamayıp kapıyı aralayarak baktı. Loş sarı bir ışıkta, şöminenin kuvvetlendirdiği bir ışıkta, kapının girişinde küçük bir kan gölü gördü. “İşte olan olmuştu, Nuvola’nın asil hayatı burada son bulacaktı. “ah keşke babamla gitseydim”
Aşağıya doğru, salona, birazcık eğilince Bassini’nin şöminenin yanında kanlar içinde yattığını ve bir şeyi almaya çalıştığını gördü. Koşarak yanına gitti, ilk defa böyle heyecanlanıyordu ve ilk defa birine yardım edecekti. Onun geldiğini gören Bassini; parmağıyla su kabını göstererek ve hafif gülerek “Bayan sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm. Bana biraz yardım eder misiniz?” “Tabi tabi, ama size ne oldu, kim? neden?” derken bu halde bile gülümseyen ve özür dilemeyi bilen bir insana neler verebileceğini düşünüyordu. “Bunları sonra anlatırım, suyu biraz ısıtıp, bana bulabildiğiniz tüm ilaçları getirir misiniz?” “Tabi getiririm de, hangi odada ilaçlar.” “Bende bilmiyorum, tek tek bakın lütfen.” Kendi otelinde ilaçların nerede olduğunu bilmiyor ve halen nazik ve halen tebessümlü. İlaçları ararken, beyninde yıldırımlar çarpıyordu, “kimdi bu adam?” Aslında yıldırımlar beyninden çok kalbindeydi; “Ve bu kadar farklı nasıl olabiliyordu?” “Buldum, bir dolap dolusu ilaç ve malzeme var burada hangisini getirmeliyim?” “Bilmiyorum, ağrımı kessin de ne olursa olsun.” Kırmızı şişedeki tentürdiyottur ve yaraların mikrop kapmamasını sağlar. Ağrı kesiciler genelde yeşil bir kutu... Eve gelen onlarca hocayı, gereksiz bulurdu ama bu hocalardan birinin, hiç tanımadığı bir adamı kurtaracağına da inanmaya başlamıştı, Nuvola. İlaçlarla beraber bir makas, birazda bez alarak indi aşağıya. “Suyu, suyu şöminenin...” Bassini bayılmıştı. Nuvola artık yalnızdı. O yuvarlak yüzlü, tıknaz adamın anlattıklarını, bir buçuk yıl süren dersleri, bir buçuk dakikada aklından geçirdi ve hiçbir şey hatırlayamadı. Gömleğini çıkarmış ve eli yarasının üzerinde olan Bassini’ye baktı, içinde donmuş bir nehrin eriyerek, akmaya başladığını hissetti. Bassini’nin elini yavaşça kaldırdı: derince bir bıçak yarası gördü. Şok olmuştu, hayatında doğru düzgün kan görmeyen bir insan, şimdi ... Sıcak suyla elini yıkayıp, havluyu ıslattı, önce yaranın etrafındaki kanı sildi ama kan durmak bilmiyordu, çeşme gibi akıyordu. Sonra birden yarayı dikmek geldi aklına, böyle bir şeyin olup olmadığını, doktorların yara dikip dikmediğini bilmiyordu. Sadece içinden bir ses, az önce akmaya başlayan nehre düşmek üzere olan bir ses DİK! Diyordu. Hemen odaları aramaya başladı, ama iğne iplik gibi küçük bir şeyi bulmanın zaman alacağını anlayınca, kendi odasına koştu. Mücevherat kutusunu açtı ve içinden, küçücük ince uçlu, altın bir tarak çıkardı, ve uçlarını koparmaya başladı. Sonra nişanlısının, hediye ettiği inci kolyenin ipini.... Aşağıya indi, şimdi sıra dikmekteydi. Hemen Bassini’nin ağzına bir hap daha koyup, tentürdiyodu yaraya dökmeye başladı. Tentürdiyot ve kan birbirine karışınca salon, kan gölüne döndü. İpi nereye geçirmeliydi ve nasıl dikmeliydi. İnsanları aklı en zor zamanlarda, imkansız denecek şekilde çalışır, Nuvola’nınki de öyle oldu.
Tarih:2008-08-16 Hit: 32 |